Genießen Sie diesen Titel jetzt und Millionen mehr, in einer kostenlosen Testversion

Kostenlos für 30 Tage, dann für $9.99/Monat. Jederzeit kündbar.

Alevi Sorunu

Alevi Sorunu

Vorschau lesen

Alevi Sorunu

Länge:
252 Seiten
3 Stunden
Herausgeber:
Freigegeben:
Dec 17, 2017
ISBN:
9789944330169
Format:
Buch

Beschreibung

"...Kerbela bize insan olmanın, kendi gibi insan olmanın, inandığı gibi insan olmanın, inandığı gibi yaşamaya kavilli insan olmanın, Rea Haq inancına ikrar vermiş insan olmanın, nefes alıp verdikçe ödenmesi, göğüslenmesi, yaşanması gereken bedeli oldu hep…"Bu kitap, içerisinden geçtiğimiz sürecin gelişmeleriyle birlikte temel sorunlarından biri olan Alevi meselesini anlamakve yüzleşmek ihtiyacı duyanlar için bir başucu kitabı olacak önemde…
Herausgeber:
Freigegeben:
Dec 17, 2017
ISBN:
9789944330169
Format:
Buch

Über den Autor


Ähnlich wie Alevi Sorunu

Ähnliche Bücher

Buchvorschau

Alevi Sorunu - Cafer Solgun

Bir gerçeği savunurken, önce kendimiz inanmalı, 

sonra başkalarını inandırmaya çalışmalıyız...

Hz. Ali

Totem Yayıncılık 14

Kültür Dizisi 12

Kitabın Özgün adı : Alevi Sorunu: Nereden Nereye? 

Yazarı : Cafer Solgun

1. Baskı : Haziran 2014 -İstanbul 

Genel Yayın Yönetmeni : Hasan Yılmaz

Editör : Özgün E. Bulut

ISBN : 978-9944-330-16-9

Kapak Tasarım :Yıldıray Yılmaz 

Dizgi ve Düzenleme : Kamer Beysülen

Baskı ve Cilt : Kayhan Matbaası

Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi

C Blok No: 244 Topkapı / İstanbul

Tel : 0212 567 84 19

Genel Dağıtım :Totem Yayıncılık ve Dağıtım Hiz. Ltd. Şti.

Cemal Nadir Sokak Büyük Milas Han

No: 26-28/ 94 Cağaloğlu / Uİstanbul

E-mail : totemyayinlari@gmail.com

Tel : 0212 526 86 65

Fax : 0212 511 04 72

Alevi Sorunu: Nerden Nereye?

Cafer Solgun

seçme yazılar

CAFER SOLGUN

1962 yılında Dersimli bir ailenin çocuğu olarak Elazığ’da doğdu. İlk ve orta öğretimini Elazığ’da tamamladı. İlk defa tutuklanıp işkence gördüğünde (1978) lise öğrencisiydi. Siyasi nedenlerle sıkıyönetim mahkemeleri ve DGM’lerde yargılandı. Uzun süre çeşitli cezaevlerinde hapis kaldı (17,5 yıl). Çeşitli medya kuruluşlarında çalıştı. Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği’nin başkanıdır. Halen Taraf ve Today’s Zaman gazetelerinde köşe yazarıdır. Kürt ve Alevi sorunları başta olmak üzere demokrasi ve insan haklarıyla ilgili konularda Türkiye’nin önde gelen entelektüellerinden biri kabul edilmektedir.

Daha önce yayınlanmış kitapları:

Cihangir’de Bir Ev (Öyküler), 2003. Chivi Yayınları Duvarlara İnat (Karikatürler), 2005. El Yayınları Gitmek/Kırılma Öyküleri (Öyküler), 2006. Chivi Yayınları

Alevilerin Kemalizm’le İmtihanı (Araştırma), 2008. Hayy Yayınları Dersim… Dersim… Yüzleşmezsek Hiçbir Şey Geçmiş Olmuyor (Araştırma), 2010. TİMAŞ Yayınları

Alevilerin Kemalizm’le İmtihanı (Araştırma. Genişletilmiş baskı), 2011, TİMAŞ Yayınları

Gayrıresmi Cumhuriyet (Araştırma), 2012. TİMAŞ Yayınları

İçindekiler

ÖNSÖZ

GİRİŞ

1. BÖLÜM

UNUTMAK, HATIRLAMAK, YÜZLEŞMEK…

2. BÖLÜM

AÇILIM YAPMAK YA DA YAPAMAMAK

3. BÖLÜM

…VE HÜSEYİN ATINDAN DÜŞERDİ HER DEFASINDA

ÖNSÖZ

...Yaşadığımız hayat her adımında, her soluğunda daha da özgürleştirmek, insanileştirmek sorumluluğuyla bizi sınayan, çocuklarımızın geleceğine adanmış bir mücadelenin konusudur sonuçta...

Kutuplaşma, yüzleşme, barış…

Bu çalışmayı yayına hazırlarken bu önsözü birkaç kez değiştirme gereği duydum. Zira Türkiye’nin gündemi bazen baş döndüren bir hızla değişiyor. Böyle olunca da ister istemez tarihe not düşmek kaygısıyla söylediğiniz sözü hiç değilse güncellemek gereği doğuyor.

Öncelikle halen adı geçtiğinde iktidar çevrelerinden ziyade çoktandır militan bir anlayışla yandaşlık yapan kalem erbabından sürüyor açıklamaları yapılan bir Çözüm Süreci var gündemimizde.

Bu süreç, 2012 yılının sonlarında gündeme geldi ve izleyen aylarda PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla PKK’nin silahlı güçlerini sınır dışına çekeceğini açıklamasıyla somut bir gelişme haline geldi. MİT Müsteşarı Hakan Fidan başkanlığında bir devlet heyeti bir süredir Öcalan’la görüşmeler yapıyordu. Bu görüşmeler sonucunda Öcalan 2013 Newroz’unda Diyarbakır’da yüz binlerce insan önünde okunan açıklamasında silahlı mücadele döneminin bittiğini ilan etti, silahlı güçlerin sınır dışına çekilmesini istedi ve Kürt sorununda barış ve çözümün bin yıllık İslam kardeşliği temelinde sağlanacağını söyledi…

BDP, bu süreçte fiilen arabulucu rolü üstlendi. İmralı ve Kandil arasında mekik dokudular. Halen de bu devam ediyor. KCK Mayıs 2013 itibarıyla silahlı güçlerini sınır dışına çekmeye başladı. Ancak sonradan devletin hiçbir adım atmamasını gerekçe göstererek bütün güçlerini sınır dışına çekmeyi durdurdu. Kamuoyuna yansıyan üç aşamalı plana göre birinci aşamada PKK silahlı güçlerini sınır dışına çekmeyi kabul edecek, ikinci aşamada sorunun çözümüne zemin sunacak demokratikleşme adımları atılacak ve üçüncü aşamada da normalleşme yani çözüm sağlanmış olacaktı.

Hükümet aynı yıl 30 Eylül’de bir demokratikleşme paketi açıkladı. Her ne kadar bunun Çözüm Süreci ile alakası olmadığı söylense de, kamuoyunun açıklanan paketi anlama şekli buydu. Ancak öncesinde ciddi beklentiler yaratılmasına karşın açıklanan paket beklentileri karşılamaktan uzak kalmakla eleştirildi. Yine de, uzun süredir kaldırılması yönünde kampanyalar yürütülen ilköğretimdeki ırkçı-şoven içerikli Andımız kaldırıldı ve özel okullarda Kürtçe eğitim verilebilmesinin önü açıldı. Bunun yanında, cemevlerinin yasal statüsünün tanınacağı yönünde bir beklenti yaratılmış olmasına karşın, açıklanan pakette Alevileri ilgilendiren tek adım, Nevşehir Üniversitesi’nin adının Hacı Bektaş Veli Üniversitesi olarak değiştirileceği idi…

Süreç henüz kamuoyuna yansımışken Paris’te 9 Ocak 2013 günü bir Kürt kurumunda Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez adlı üç PKK’li kadın öldürüldü. PKK’li olmalarının yanında diğer bir ortak özellikleri, üçünün de Kürt Alevisi olmasıydı. Bu, sürecin sıkıntılı geçeceğinin, provokasyonlara konu olabileceğinin en kanlı göstergesiydi. Olayın faili olarak Ömer Güney adında bir kişi tutuklandı. Bu, olayı aydınlatmadı, aksine daha da esrarengiz hale getirdi. Sonradan bu kişi hakkında ortaya çıkan bilgiler, bu kişinin MİT’le irtibatlı olduğunu düşündüren nitelikteydi. Avrupa’da PKK bünyesine sızdırılmış bir ajan olduğu anlaşılıyordu. Çözüm Süreci gündeme gelmeden önce kamuoyuna da yansıyan PKK’nin üst düzey kadrolarının imhası planı çerçevesinde gerçekleşen bir katliam mıydı bu? Bu soru, halen olayla ilgili güncelliğini koruyor. Öyle olsa devlet niye bu süreci başlatsın? sorusuyla beraber…

Süreç ile ilgili provokasyon endişesi, kuşkusuz biraz da meselenin bölgesel, hatta uluslararası bir karakter kazanmış olmasıyla ilgili. Türkiye’nin bölgeyle (Ortadoğu) ilgili daha aktif bir aktör olma isteği, nasıl ki kendi içindeki Kürt sorununu çözüme kavuşturmasını kaçınılmaz kılıyorsa, bu durum, aksi yönde başkalarının çıkarlarının zedelenmesi anlamına geldiği için farklı güç odaklarının provokasyonlarına da zemin sunuyor.

Öte yandan Ortadoğu’da özellikle Arap baharı olarak adlandırılan alt üst oluşların ardından bölgede AKP iktidarının bir aktör olarak etkin olma hesaplarının hedefindeki iki ülkedeki gelişmeler, AKP kurmaylarının Ortadoğu ile ilgili plan ve öngörülerini boşa çıkardı. Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarı askeri darbeyle devrildi. Suriye’de ise kendisine aylarla ömür biçilen Esad iktidarı sanılandan daha büyük bir direnç gösterdi. Suriye’de şimdi giderek mezhep çatışması niteliği kazanan bir iç savaş var.

Suriye’deki iç savaş hali, AKP iktidarının Ortadoğu’da Sünni eksenli bir nüfuz alanı oluşturma senaryosunu boşa çıkartmakla kalmadı, Sünnici dış politika söylemleri ile Alevilerde zaten var olan güvensizlik ve tedirginlik daha da derinleştirilmiş oldu. Türkiye’nin El Kaide kökenli çeteleri desteklediği yönündeki yaygın iddialar, ABD ve Avrupa’nın Türkiye’yi adeta kendi haline bırakmasının da gerekçesi oldu. Rusya ve İran faktörlerinin de Suriye konusunda sanılandan daha büyük bir ağırlığı olduğu ortaya çıktı. Türkiye’nin dış politikasını oluşturanların bir parçası olduğumuz Ortadoğu ile ilgili öngöremedikleri bir diğer gerçek ise, Suriye karışınca Suriye Kürtlerinin kendi bölgelerinde (Rojava) fiili bir özerk statü ilan etmeleriydi. Çözüm Sürecinin biraz da Rojava olgusuyla ilgili olduğu, bölgedeki gelişmeleri yakından izleyen bütün yorumcuların paylaştıkları bir görüş…

Çözüm Süreci ile ilgili sorunlar, soru işaretleri ve kaygılar yanıtlarını beklerken, Gezi Parkı olayı patlak verdi...

Taksim’de Gezi Parkı ile ilgili hükümetin planladığı bir düzenlemeye (Topçu Kışlası Projesi), itiraz eden bir grup çevreci yurttaşın demokratik protestosu, sonradan iktidar sözcüleri de dahil herkesin kabul ettiği şekilde orantısız güç kullanılarak dağıtıldı... Haber kanallarının önceleri nedense haber değeri görmediği bu durum, bir anda toplumsal bir harekete, sosyal bir patlamaya dönüştü...

Bu, iktidarın kimi söylem ve uygulamalarından rahatsızlık duyan, kaygı duyan, şikayet eden ve deyim yerindeyse tepki biriktiren çeşitli toplumsal kesimlerin içinde bulundukları ruh halini sokaklara dökülerek dışa vurduğu, spontane bir kitlesel hareket idi. Gezi protestosuna orantısız müdahale, bu birikimi açığa çıkaran bir rol oynamıştı.

İktidar bu süreci en hafif deyimle, kötü yönetti. Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Demokrasi sadece sandık değildir. Gençlerin mesajı alınmıştır şeklinde açıklamalarla yumuşattığı süreci, bir komplo, hatta darbe girişimi olarak nitelendirdi ve bu teşhise göre hareket etti, partisini destekleyenleri kastederek yüzde 50’yi zor tutuyoruz tarzında gerginliği tırmandıran açıklamalar yaptı, ortaya çıkan gerginliği destekçilerini etrafında kenetleyeceği bir fırsat olarak değerlendirmeye yöneldi.

Bu gerginlik ve kutuplaşma atmosferi, uzun süredir süngüleri düşmüş diyebileceğimiz Ergenekoncu, ulusalcı çevreleri de canlandırdı. Başlangıçta Gezi ile hiçbir alakaları olmayan bu çevreler de Gezi’ye kendi renklerini vermeye gayret ettiler.

Görüşmeler, girişimler ve hükümetin projeyi askıya alacağını belli etmesi sonucunda Gezi olayının daha fazla büyümeden, uzamadan sona ereceği beklenirken, Gezi Parkı yine bir operasyon ile, devletin gücü ile dağıtıldı. Halen de zaman zaman açılan, zaman zaman kapatılan ve güvenlik güçlerinin sürekli bekledikleri bir yer olmayı sürdürüyor...

Gezi Parkı olayları esnasında yurt çapında 10 kişi hayatını kaybetti. On genç kör oldu. Binlerce yurttaş da çeşitli biçimlerde yaralandı.

Bu olay, memleket meseleleri üzerine sözü, görüşü olan hemen herkes açısından da ayrıştırıcı bir etkiye neden oldu. Bazı kalem erbabı iktidar partisinin teşhisi doğrultusunda Gezi’yi bir darbe girişimi olarak yaftalayarak adeta kampanya yürüttü. Başbakan Erdoğan ve iktidar partisinin kimi söylem ve uygulamalarının kutuplaştırıcı etkisine dikkat çekip, Gezi’nin özellikle gençlerin yaşam tarzımıza dokunma hassasiyetleri çerçevesinde ele alınması gereğine vurgu yapanlara kulak veren olmadı... Sonuçta herkesin kendince ele aldığı bir Gezi ortaya çıktı ve onun üzerinden kendini konuşturmaya devam ediyor...

Mısır’da meşru Mursi yönetimini deviren darbe de Erdoğan tarafından bu ortamın bir argümanı haline getirildi hemen. Gezi’de darbe girişimi görenler, Mısır’ı gösterip az daha bizde de darbe olacaktı demeye başladılar.

Bu arada Balyoz’un ardından Ergenekon davası da sonuçlandı. Bu davalar meşru iktidara karşı darbe girişimlerinin yargılanması anlamında tarihi bir önem ifade ediyordu. Hukuki bağlamda tartışmalı ve davayı en hafif deyimle sulandıran yönleri de vardı (gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması örneğinde olduğu gibi). Dava ve soruşturmanın Fırat’ın doğusunu da içerecek şekilde genişlemesi ona asıl anlamını kazandıracaktı. Ne var ki 17 Aralık 2013’de gündeme gelen rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasıyla birlikte, yeni bir durum ortaya çıktı. (Bu arada 12 Eylül ve 28 Şubat darbe davalarından kayda değer bir sonuç ortaya çıkmasını bekleyen de herhalde kalmadı.)

Bu davaları siyaseten destekleyen ve yeri geldiğinde askeri vesayeti geriletmekle övünen iktidar partisi, bu soruşturmanın hemen ardından Fetullah Gülen Cemaati’ni hedefleyen bir kampanya başlattı ve bunlar milli ordumuza da kumpas kurmuşlardı (sözün sahibi AKP milletvekili ve Başbakan Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan) tutumu aldı. Rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının kabinenin bazı üyeleriyle birlikte Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan ve hükümetle iş yapan bazı işadamlarını da kapsayan mahiyeti, Başbakan Erdoğan ve kurmayları tarafından darbe girişimi olarak nitelendirildi ve Gülen Cemaati’nin devletin içinde bir paralel devlet oluşturduğu iddia edildi. Bugüne değin ne istedilerse verdik diyen Erdoğan’ın gözünde Cemaat, artık haşhaşi, çete, örgüt idi ve inlerine girilecek, tasfiye edilecekti.

Erdoğan önce dirense de sonuçta soruşturmada adı geçen bakanlar (Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar) görevlerinden istifa etti. Bunlardan Erdoğan Bayraktar, istifa ederken ne yaptımsa Başbakan Erdoğan’ın bilgisi ve onayıyla yaptım, onun da istifa etmesi gerekir dediyse de, bir süre sonra bu sözlerini geri aldı.

Darbeye teşebbüs iddiasıyla hüküm giymiş Ergenekon sanıkları, hükümetin bulduğu bir formülle serbest bırakıldı. Malatya’daki Zirve Yayınevi katliamının suçüstü yakalanan sanıkları da serbest bırakılanlar arasındaydı…

Bu arada Türkiye 30 Mart 2014’de yerel seçimlere gitti. Türkiye’nin tarihinde ilk kez bir yerel seçim bu denli siyasal bir anlam kazandı. Erdoğan sonuçta kendi oğlunun da adının karıştığı rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla başlayan süreci darbe olarak nitelendirmekle kalmadı, bu süreci istiklal ve istikbal mücadelesi ilan etti. Söz konusu istikbalin kendi istikbali mi Türkiye’nin istikbali mi olduğu konusunda yorumlar muhtelif olmakla beraber, Erdoğan, ortalığa birbirinden ibretlik çok sayıda ses kaydının saçıldığı bu süreci yönetebilmek için olmadık hamleler yaptı. Yargı ve emniyet bünyesinde büyük bir tasfiye hareketine girişti. Twitter’ı yasakladı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu (HSYK) adeta Adalet Bakanı’na bağlı bir genel müdürlük olarak düzenleyen yasalar çıkardı (yasa bazı maddeleri itibarıyla Anayasa Mahkemesi tarafından veto edildi). Yeni MİT yasasıyla MİT’in faaliyetleri neredeyse tümüyle kontrol edilemez bir hale getirildi ve olağanüstü yetkiler verildi. Darbe girişimi iddiası, örgüt ve paralel devlet ciddi iddialar idi ancak bugüne değin bu darbe girişimi ile ilgili ciddi bir soruşturma başlatılmadı, iddianame hazırlanmadı ve kimse de tutuklu veya tutuksuz yargı önüne çıkarılmadı… (Sadece bu kaotik ortamın hüküm sürdüğü günlerde ihbar üzerine bazı yerlerde durdurulup savcı gözetiminde aranmak istenen TIR kamyonlarıyla ilgili yürütülen soruşturmalar var. Çünkü Suriye’ye yardım götürdüğü söylenen bu TIR’lar gerçekte MİT’e ait idi. TIR’larda insani yardım malzemeleri olduğu açıklandı, ancak krizin bu malzemelerin askeri mühimmat olması nedeniyle çıktığı yaygın bir kanı olmaya devam ediyor.)

Yeni anayasa başta olmak üzere demokratikleşme adına göstermediği enerjiyi hukuk ve adalet kavramlarını tartışılır kılan uygulamalar getirmek için kullanan Erdoğan, yerel seçimlerde partisinin oyunu yüzde 40’ın üzerinde tutmayı başararak yeni hedefini cumhurbaşkanı olmak olarak belirledi…

AKP’nin ustalık dönemi olarak adlandırdığı üçüncü döneminde daha fazla kendi gibi hareket etme güveni, yer yer Başbakan Erdoğan nezdinde diktatör yakıştırmaları da yapılan bir otoriterlik tarz ve anlayışıyla tezahür ediyor. 2013 yılı sonlarında ortaya çıkan dershaneler krizi ve hemen ardından gündeme gelen 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturması konusunda aldığı tutum, kendilerini ne denli iktidara mahkum ve mecbur hissettiklerini ortaya koyması bakımından da not edilmesi gereken bir anlam ifade ediyor.

İktidarının ilk iki döneminde peş peşe açılım yapan ve bu açılımların hemen tamamını başlattığı yerde bırakan Erdoğan ve AKP, bu iktidar ve yönetim anlayışıyla Çözüm Süreci başta olmak üzere Türkiye’nin asıl gündemini oluşturan sorunlarla ilgili köklü reformlar yapma yeteneğini kaybetmiş görünüyor. Ve ertelenmiş, ötelenmiş, üstü örtülmüş sorunların kendi derdine düşmüş bir siyasi kişilik ve partisinin keyfi yönetim anlayışına kurban edilmesi, bugün bulunduğumuz durumun özeti oluyor…

Türkiye geçmişte ideolojik, siyasi nitelikte kamplaşmalar, kutuplaşmalar yaşadı. Bu kamplaşma, kutuplaşma ortamları genellikle derin devletin kontrolü altındaydı ve sonuçta askeri darbe ve müdahalelerin gerekçesi haline getirildi. Örneğin 12 Eylül darbesi sağ-sol kamplaşması, 28 Şubat müdahalesi ise laik-anti laik kutuplaşması ile gerekçelendirilmişti. Günümüzde, bu derin taktik AKP ve Erdoğan tarafından, iktidarını derinleştirmek amacıyla başvurulan bir taktik olarak kullanılıyor.

Fark sadece kutuplaşma taktiğine başvuranların farklı güçler olması ve onların hedeflerinden ibaret değil, asıl fark, kanımca, mevcut kutuplaşma ortam ve gidişatının barış içinde bir arada yaşama istek ve çabamız açısından daha tehlikeli boyutlar içeriyor olması…

Bunu en çarpıcı haliyle görmek gereği olan sorunlarımızın başında, Alevi sorunu geliyor.

Toplumsal bütünlüğümüzün ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu halde öteden beri hayatın her alanında ayrımcılığa uğrayan Aleviler, yukarıda özetlediğim sıcak ve kritik gelişmelerin özetlediği Türkiye tablosunda nerede bulunuyorlar? Muradı toplumsal barış olanların bunu düşünmeleri her geçen gün büyüyen bir önem arz ediyor. Düşünmek ve kuşkusuz yüzleşmek ve gereklerinin sorumluluğunu hissetmek için…

Çünkü Alevi meselesi asgari bir çözüme kavuşturulmadığı, konu ciddi bir yüzleşme ve toplumsal barış süreci sorumluluğuyla ele alınmadığı müddetçe, sadece derin çevrelerin istismarına açık bir mesele olarak gündemde kalmaya devam etmeyecek, aynı zamanda birlik-beraberlik iddiasını içten içe çürüten bir rol de oynayacaktır...

Gezi sürecini ele alalım... Aleviler, Gezi sürecinde yer alan toplumsal gruplardan biri idi. Bunun son derece anlaşılır nedenleri var.

Sorunlarının çözülmemesi, inançlarının tanınmaması, talep ve beklentilerinin karşılanmaması, iktidarın yaşattığı hayal ve umut kırıklıklarının yanında siyasi kutuplaşmaya dayalı dar, sorumsuz ve tehlikeli senaryoların konusu olarak görülmeleri, hala ayrımcılığa, hakarete uğramalar nedeniyle Aleviler Türkiye toplumunun en dertli, kaygılı, umutları karartılmış kesimini oluşturuyor. Buna karşılık bazı çevrelerin Gezi’yi bir Alevi hareketi olarak damgalamaya çalışmalarına ne demek gerekir? Bu gayrete girişenlerde en ufak bir sorumluluk ve iyi niyet olmaması bir yana, bu yaklaşımın Aleviler üzerindeki etkisinin ne denli negatif ve bölücü olduğunu görmek için bir parça empati yeteneğine sahip olmak yeter… 15 yaşında kafasına sıkılan gaz fişeğiyle hayatını kaybeden Berkin Elvan’ın acılı annesinin miting meydanlarında yuhalatılması örneğini vermiyorum bile…

Suriye konusunu ele alalım... Aynı çevrelerin yaratmak istedikleri algıya göre, bütün Aleviler Esad hayranı... Oysa Suriye böylesine sıcak bir gündemimiz haline gelmeden önce Alevilerin çoğunun Esad’ın Nusayri olduğundan bile haberi yoktu. Marjinal kesimler dışında Alevilerin Esad’a sempati duydukları yoktur. Buradaki mesele, AKP’nin Ortadoğu’da Sünni bir eksen oluşturmaya yönelik politikalarının Alevi toplumunda yol açtığı istismara açık kaygılardır. Hükümetin Sünnici bir hassasiyetle hareket etmesi, Alevilerin taleplerine ilişkin kayıtsızlıkla bir araya gelince, Alevilerin kaygı ve tereddüde sürüklenmelerinde anlaşılmaz bir tuhaflık olmasa gerek. (Sadece bir örnek: 11 Mayıs 2013 tarihinde Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde düzenlenen bombalı saldırı sonucu hayatını kaybeden 52 yurttaş için Başbakan Erdoğan 52 Sünni vatandaş şehit oldu ifadesini kullanmıştı.) Kaldı ki Suriye’deki Baas diktatörlüğünün mezhebi bir özelliği yoktur; bunu öne sürmek, Kenan Evren’in bir Sünni diktatör olduğunu iddia etmek kadar saçma, mesnetsiz bir görüştür. Sünni kitlelerde destek bulmak uğruna kutuplaştırma siyasetini böylesine mesnetsiz algılar üzerinden yürütmenin ne denli tehlikeli ve sorumsuz bir anlamı olduğunu maalesef hala ve ısrarla görmek istemeyenler var…

Çözüm Sürecini ele alalım... Bu süreç gündeme geldikten sonra Alevi toplumunda AKP ile Kürtler birleşip başımıza çökecekler propagandasına girişenler oldu. Bu kötü niyetli olduğu besbelli kampanyaya destek verircesine toplumda olumsuz Alevi

Sie haben das Ende dieser Vorschau erreicht. Registrieren Sie sich, um mehr zu lesen!
Seite 1 von 1

Rezensionen

Was die anderen über Alevi Sorunu denken

0
0 Bewertungen / 0 Rezensionen
Wie hat es Ihnen gefallen?
Bewertung: 0 von 5 Sternen

Leser-Rezensionen